Her şey bir fikrin, bir hayalin tomurcuklanmış bedeninden hayatımıza dahil oldu. Dinlediğimiz bir şarkının nakarat kısmı, okuduğumuz bir romanın finali, izlediğimiz bir filmin en can alıcı sahnesi… Hepsi bizleri, bizim zihnimizdeki hallerimizle, yine bize yansıttı. Bu fikirlerin en renkli olan taraflarıysa kuşkusuz tablolardı. Ünlü ressamların ortaya koyduğu fikir tomurcukları bizlere yüzyılları an an yansıttı. Peki iki sanatın bir alanda tomurcuklanması nasıl bir hal alır? Bunun örneklerinden bahsetmek isterim. İsmini duyduğumuz ve büyük başarılara imza atmış birçok filmin, önemli sahnelerinin aslında birer tablo olduğunu biliyor muydunuz?
Zindan Adası & Öpücük
Gustav Klimbt-Öpücük
Zindan Adası filmindeki bu sahne, filmin en kritik
ve akılda kalan sahnelerinden biriydi. Bu akılda kalışın sebebi başka bir sanat
dalından uyarlanmış fikir tomurcuğundan kaynaklanıyor. Gustav Klimt’in “Öpücük”
eseri oldukça bilindik bir tablo. Film ile birleşmesinin ardından, hepimizin
zihninde daha da kalıcı bir hal aldı.
Zincirsiz & The Blue Boy
The Blue Boy
Yine Leonardo DiCaprio’nun da içinde bulunduğu,
Tarantino’nun yazıp ve yönettiği Zincirsiz filminde görüyoruz ki, sanatın
yoğunluğu ve ihtişamı bir diğer sanatı yüceltebiliyor. “The Blue Boy” adlı
tablo, bu bilgiyi kanıtlar nitelikte.
Forrest Gump & Christina’nın Dünyası
Christina’nın Dünyası
Forrest Gump filmindeki bu sahneyi hepimiz biliyoruz. Karakterin, çocukluğundaki eve dönüp bir öfke patlamasıyla kendini hırpaladığı bu sahne, diğer önemli filmlerde de olduğu gibi bir tablodan esinlenilmiş. Söylenine göre “Christina’nın Dünyası” tablosunda bize, hüzün ve çaresizlik anlatılırken, Forrest Gump filminde de eskimiş bir ev ve muhteşem bir oyunculukla yine aynı hüzün ve karamsarlık izleyiciye aktarılmış.
Dunkirk & Bulutların Üzerinde Yolculuk
Bulutların Üzerinde Yolculuk
Bahsettiğim diğer filmlere kıyasla daha yeni olan
Dunkirk filmi, yıllar geçse de iki sanatı birleştirme tekniğinin hiçbir zaman
tozlanmayacağını bize gösteriyor. Filmdeki karakterimiz büyük bir savaşın ve
psikolojik yıpranmanın ortasında kalmışken, aynı savaşı deniz dalgalarıyla bize
yansıtan bir esere uyarlanmış olması oldukça etkili ve nefes kesici.
“Bulutların Üzerinde Yolculuk” isimli bu tablo, savaşın başka unsurlar
üzerinden bize aktarılmış psikolojik halini çok iyi betimliyor.
Peki bunca örnekten sonra biz de kendi filmimizi çekmek istersek ne yapabiliriz?
Yıllar evvel, Tuna Kiremitçi’ nin röportajını izlediğimde bir sözünü epey benimsemiştim. Kiremitçi, “Her roman, sizin seyretmeniz için çekilmiş bir filmdir. Kaç kişi okursa o kadar zihinde bir hayal sineması canlanır.” demişti. Ben de bu yazımla birlikte düşümdüm ki, sevdiğim bir tablo eşliğinde hayal sinemama bir film çekebilirim ve bunu da yazıp, bir çok insanın hayalindeki sinema salonuna ulaşmasını sağlayabilirim.
O halde şimdi biz de bir tablo eşliğinde kendi filmimizi yazalım ve hayal dünyamızın bembeyaz ekranında seyredelim.
Franz Von Stuck- Falling Stars
“Yaz günlerinin geceye yansıyan nemli havası,
içimizde bir yerlerde ateşli bir hâl almıştı. Ruhumuza düşen duvarları aşmak
istedik ve saat daha da ilerlemeden evden ayrıldık. Dışarıda hiç ses yoktu.
Sanki herkes bir göçe ayak uydurmuş gibi elini eteğini sokaklardan
çekivermişti. Bizse daha da yalnız kalmak istiyorduk. Evlerin de ötesine geçtik
ve yeşil bir tepeye vardık. Yanımda, bir kol mesafesi kadar yakınımda, açık
renkli elbisesiyle süzülen bu genç hanım, pek konuşkan sayılmazdı. Canını sıkan
bir şeyler olduğunu anlayabiliyordum. Onu zorlamak istemedim.
İnce, uçları kırmızıya yakın tonlarda olan parmağıyla yeri gösterdi ve önden gidip kendini yeşilliğe bırakıverdi. Bileklerine kadar uzanan elbisesini düzeltip boylu boyunca uzandı ve gökyüzünü seyretmeye başladı. Ceketimin ilikli olan düğmesini çözdüm ve ben de yanına uzandım. Tam karşımızda gece olmasına rağmen belli olan deniz, sesiyle bize eşlik ediyordu. Ayın önünde hiçbir bulut yoktu. İkimiz de konuşmuyorduk. Soluk alıp verişinden dahi onun ne denli kırgınlıklara ev sahipliği yaptığını anlayabiliyordum. Ama yine de içimden ne olduğunu sorma isteği gelmiyordu. Onun zihninde var olmadığımı bildiğim için bu anı bozmadan, sadece yanında olmanın yeterliliğine sarılıyordum. O sıra gökyüzünde çizgi halinde fakat bolca ışık saçan bir huzme belirdi. Yıldız kaymıştı. O ana kadar ruhunun bedeninden çekilmiş olduğuna kuşkusuz emin olduğum genç hanım bir anda heyecanlanıverdi. Yattığı yerden doğruldu ve ellerini önünde birleştirerek oturmaya başladı. O da, benim gibi bu büyülü anı sözlerle bozmak istemiyordu. Yine de her zaman gördüğüm o çocuksu yanını bastıramadı ve ağzını yavaşça açtı.
“Huzurlu akşamların sabahını görmek istemiyorum.
Gecede kaybolmak, bir nebze olsun benliğimden ayrılmak istiyorum. Dileğim bu, sevgili
gece.” dedi. Uzun zamandır konuşmadığı için sesi hafif hırıltılı bir biçimde
kulağıma gelmişti. Yine de sözlerindeki, mutluluğa olan açlığı duymuştum.
Şimdiyse göz ucuyla bana bakıp kendi dileğimi sesli bir şekilde belirtmemi
bekliyordu. Sesimi çıkartmadım. Merakından öldüğünü anlayabiliyordum. İnce
belini bana doğru döndürüp suratıma doğru eğildi.
“Ne diledin?” diye sordu. Karanlıktan tam olarak göremesem de gözlerini koca koca açıp bana baktığını anlayabiliyordum. Cevabımı beklerken, pek de ince sayılmayan kaşları bir saniye durmaksızın titrer cinsten oynuyordu. O an, karşımdaki bu genç hanıma ne kadar aşık olduğumu bir kez daha hatırladım. Yüzünün her detayındaki anlamlarıyla, bembeyaz teninin ay ışığını yansıtan taraflarıyla, meraklı çocuk edalarıyla büsbütün, resmedilmeyi bekleyen bir tablo gibiydi. Yavaşça olduğum yerden doğruldum ve aynı şekilde onun yüzüne yaklaşıp “Böylesi uzun gecelerin, seninle geçmesini diledim.” dedim. Artık kaşları inmişti fakat gözlerimin içine bakmaya devam ediyordu. İlk başta belli belirsiz bir gülümsemenin pembeye çalan dudaklarından geçtiğini fark ettim. Sonraysa o pembe, sıcak dudağını yanağımda hissediverdim. Bunlar sadece birkaç on saniyenin içini dolduracak kadar sürmüştü. Verdiğim cevaptan sonra, geldiğimiz andaki o hevessiz haline bir daha yaklaşmadı. İki saat kadar orada oturduk.
O tamamıyla kendinden geçmişti. Cevaplar beklemeden gündelik hayatının en mahrem taraflarını çekinmeksizin anlatıyor, ara ara kendi çocuksu hallerine gülüyor, bazen dizlerindeki elini yanağımda ve saçlarımda gezdiriyor, en çok da yıldızlara bakıyordu. O sırada ben ise sadece onu seyrediyordum. Derinlerindeki o kırılganlıklarını çok net bir şekilde görebiliyordum. Yıldızlar kadar çok, yıldızlar kadar dağılmış bir yanı vardı. Bu güzel genç hanım, toparlanamayacak kadar dağılmış bir hüzünden ibaretti…”